Psikolojinin Tarihçesi

Psikoloji tarihi ve genel olarak teorik psikoloji Türkiye’de henüz bir araştırma alanı olmaktan uzak bulunuyor. Konuyla ilgili çevirilerin sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Üniversitelerin psikoloji bölümlerinde “psikoloji tarihi” dersleri daha yeni yeni yer bulmaya başladı. Bununla birlikte psikoloji felsefesine ilişkin pek bir çalışma yapıldığını iddia etmek mümkün değil.
Teorik psikolojiye gösterilen ilgi konusunda aslında Türkiye ile bir çok Avrupa ülkesi arasında önemli bir fark bulunmuyor. Gerçi psikoloji tarihine ilişkin dünya üzerindeki ilk çalışmaların yazımı aşağıda değinilecek nedenlerle psikoloji tarihinin erken dönemlerine dayanır. Ama psikoloji tarihinin bir alt-alan olarak kurumsallaşması ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de 1960’ların ortalarında mümkün olmuştur.
Psikoloji tarihi historiyografyası içinde sadece psikoloji tarihi için değil genel olarak bilim tarihi için de geçerli olan iki dönem ayırt etmek mümkündür. Psikoloji tarihi yazımında “eski” tarih diye adlandırılan birinci dönem 19. yüzyılın ortalarından 1950’li yılların ortalarına uzanır. Bu dönemin psikoloji tarihi çalışmaları, diğer bilimler için de geçerli olduğu gibi alanın içindeki eski araştırmacılar tarafından yürütülür. Bu araştırmacılar genellikle artık bilimsel araştırma yapmayı bırakmış ve kendilerini çalışmış oldukları alanın tarihine ilişkin çalışmalara vermişlerdir. Üstelik bu araştırmacılar herhangi bir tarih formasyonuna sahip de değillerdir. “Eski” psikoloji tarihi yazımının klasik çalışması şüphesiz E. G. Boring’in 1929’da yayınlattığı “History of Experimental Psychology” adlı eseridir. Boring’in çalışmasından da görülebileceği gibi “eski” tarih yazımı, Thomas Leahey’in (1991, s. 34) terimiyle, “yukarıdan” bir tarih yazımıdır. Eleştirel olmaktan çok, politik ve diplomatiktir. Temel konusu “büyük” adamlar ve “büyük” olaylardır. Okunulabilir hikayeler anlatır ve bunları başka tarihçilerden çok, halkın eğitimli tabakasına sunar. Yani bir nevi “popüler tarih” anlayışını benimser.
Tarih yazımında “yeni” dönem, psikoloji için ancak 1960’ların ortalarında gelişebildi. Ancak tarih yazımına tümüyle bu yeni anlayışın egemen olduğunu bugün bile söylemek mümkün değildir. Bu yeni dönemin başlıca özelliği psikoloji tarihi yazımının bir uzmanlık alanı haline gelmesidir. Artık bu araştırmalarda tarih formasyonu da önemli bir yer tutmaktadır. Bu dönemin bir diğer özelliği de “eski” tarih anlayışı tarafından pek de dikkate değer bulunmayan psikolojinin sosyal yapısının incelenmesidir. Burada kastedilen sadece bilimsel topluluğun kendi iç örgütlenişi değil, aynı zamanda bu topluluğun örgütlendiği toplumun da yaşayışıdır. Bu anlayış psikolojiyi toplumdan ve tarihten soyutlanmış bir takım “büyük adamların” yarattığı bir bilim dalı olarak ele almamakta, onu içinde bulunduğu toplumsal ve tarihsel bütün içinde tanımlamaya çalışmaktadır. Özellikle 1960’lardaki öğrenci hareketinin ve sonrasında hızla gelişen eleştirel psikoloji akımlarının da etkisiyle bugün modern tarih yazımı sıklıkla eleştirel ögeler barındırmaktadır.
Psikolojinin kendi tarihine ilişkin genel ilgisizliğinin dayanak noktasını psikoloji içindeki hakim paradigmanın belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Psikolojinin bir ‘doğa bilimi’ olduğu iddiası ve psikologların teorik değil deneysel çalışmalarla ilgilenmesi gerektiği bütün dünyada bir çok psikolog tarafından paylaşılan bir görüştür. Bu görüşe göre psikoloji tarihinin araştırılması da psikologlara değil bilim tarihçilerine bırakılmalıdır.
Oysa bu, psikolojinin kendine özgü bir takım özelliklerinden dolayı mümkün değildir. Psikoloji tarihine yönelik ilgi salt bilim tarihi çerçevesinde değerlendirilemez. Psikoloji tarihinin kendi tarihine bakıldığında görülecek olan, bu konuyla ilgili çalışmaların psikolojinin bir takım “kriz” dönemlerinde yoğunluk kazandığıdır. Örneklemek gerekirse: Psikoloji 19. yüzyıldan 20. yüzyıla girilirken bağımsız bir araştırma ve bilgi alanı olarak komşu disiplinlerine karşı dayanabilmek ve kendi sınırlarını belirlemek zorundaydı. Bu zorunluluk teorik psikoloji çalışmalarına olan eğilimi güçlendirmişti. Aynı şekilde 20li yıllar ve 30lu yılların başında psikoloji, birbirleriyle yarış halinde çok sayıda okul ve anlayış tarafından parçalanmak tehdidi altında bulunuyordu (Benetka, 2002, s. 12). Yine psikolojinin “kriz”lerine dair bir diğer örnek de psikolojinin çevresel nedenlerle yeniden yapılandırılmak ihtiyacında bulunduğu dönemlere ilişkindir. Nazizm sonrası Almanyası ve Avusturyası buna iyi birer örnektir (Geuter, 1980).
Görüldüğü üzere psikoloji tarihinin gündeme gelişi psikolojinin “kriz” dönemleriyle bir paralellik taşımaktadır. Thomas Kuhn’un (1976) terminolojisini metaforik olarak kullanırsak, psikoloji tarihi “kriz” ve “devrim” dönemlerinde gündeme gelirken, “olağan bilim” döneminde yadsınmaktadır.
Buradan hareketle psikoloji tarihinin Türkiye’de neden genellikle gündem dışı olduğuna dair fikir yürütmek mümkündür. Bir çok orta ve az gelişmişlikteki ülkede de durum aynıdır: Bilimsel bilgi bu ülkelere büyük oranda dışarıdan “ithal” edilmektedir ve yine Kuhn’un kavramlarını kullanmak gerekirse ithal edilen “kriz”ler değil, genellikle “ders kitapları” bilimidir. Bu nedenle “Krizler” ve “paradigma değişimleri” çevre ülkelerde merkez ülkelerde yaptığı etkiyi yapmamakta ve bu ülkelerde psikoloji çalışmaları sürekli ithal edilen bir “olağan bilim” durumunda kalmaktadır.
Diğer yandan psikoloji tarihi çalışmaları günümüzde çevre ülkelerde de önem taşımaktadır. Bu ifadeyle yukarıda belirtilen, psikoloji tarihi çalışmalarının yoğunluğunun psikolojinin “kriz”leri ile paralellik taşıdığı iddiası arasında bir çelişki yoktur:
Birincisi özellikle bilgi akışının hızlanmasıyla birlikte artık merkezlerdeki “krizler” çevre ülkeler tarafından da çok daha şiddetli hissedilmekte, modern tartışmalar eskiye oranla oldukça hızlı bir şekilde çevre ülkelere dahil olabilmektedir. Üstelik kimi alanlarda çevre ülkelerden gelen çalışmaların sayısı, hiç de merkez ülkelerdekilerden az değildir.
İkinci olarak, çevre ülkeler de geçmişte, merkez ülkelerdeki paradigmaları benimseyerek “kriz”leri savuşturamamış, belki bir miktar geciktirmiş, ancak bu paradigmaların kendi ülkelerindeki sağlamalarının yapılmasında hep bir takım sorunlarla karşılaşmışlardır. Bunun sonucunda “daha ulusal” psikoloji geleneklerinin gündeme gelmesi sözkonusudur. Bugün kimi Arap ülkelerinde İslam ile psikolojinin bütünleştirilmelerine yönelik bir eğilim görünmektedir (bak. Abou-Hatab, 1997). Bugün özellikle kültürler-arasılık boyutunda psikolojinin yeni bir “kriz”inden sözedildiğini duymak şaşırtıcı değildir. Bu “kriz” artık merkez ülkelerin sınırlarını aşan genel bir “kriz” olarak değerlendirilmelidir. Psikoloji tarihi bilgisi de bu “kriz”in hangi yolla aşılacağına ilişkin ipuçlarını elinde bulundurmaktadır.
Psikoloji Tarihi Yazımının Önemi
Psikoloji tarihi çalışmasının neden önemli olduğuna ilişkin daha bir çok görüş ileri sürmek mümkündür. Öncelikle bilimsel araştırmanın devamlılığına ilişkin vurgu önemlidir. Psikolojinin metodolojik ve paradigmatik sürekliliğini ve kopuntularını, temel kriz dönemlerini ve bu krizlerin aşılma yöntemlerini psikoloji tarihi bilgisi ile yerli yerine oturtmak mümkün olmaktadır.
Ancak eleştirel psikoloji adına vurgulanması gereken daha önemli bir nokta, psikoloji tarihinin psikoloji felsefesi ile ilişkisidir. Burada söz konusu olan yalnız psikolojinin metodolojik tercihleri değil, aynı zamanda “genel dünya görüşündeki” değişimlerdir de. Psikoloji batı ülkelerinde daha İkinci Dünya Savaşı öncesinde, salt akademik bir araştırma alanı olmaktan çıkarak toplumsal yaşamda da yaygın olarak karşılık bulmaya başladı. Ancak bu süreç özellikle savaş sonrası dönemde büyük bir ivme kazandı. Psikolojinin bu gelişimini Lucien Goldmann’ın (1998) bu döneme ilişkin bakış açısı ile karşılaştırmak mümkündür. Goldmann’a göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa kapitalizmi bir “bunalım kapitalizmi” olmaktan çıkarak bir “düzenleme kapitalizmi” haline evrilmiştir. Bu dönüşüm sırasında daha önceleri felsefenin tuttuğu ideolojik yeri toplumsal bilimler tutmaya başlamıştır ve bu toplumsal bilimler “düzenleme kapitalizminin” kurucu bir ögesi durumuna dönüşmüştür. Nitekim psikolojinin tarihine bakıldığında yalnız pratik uygulamaları bakımından değil, genel paradigmaları bakımından da ideolojik etkileşimlerinin kuvvetli olduğu görünmektedir. Vurgulanması gereken nokta çok temel felsefi tutumda psikolojinin kendi iç „bilimsel“ dinamiklerinden daha çok, dış toplumsal ve tarihsel dinamiklere bağlı kaldığıdır. Psikoloji tarihi çalışması bu etkileşimi gözler önüne sermesi itibarı ile, yalnız psikolojinin ideolojik karakterini deşifre etmenin ötesinde, psikolojinin modern kapitalist toplum içindeki kurucu rolünün görülmesini de destekleyecektir.
Türkiye’de Psikoloji Tarihi ve Bazı “Hatalar”
Bu noktada, bu makalenin amacını ve sınırlarını fazlasıyla aşacak bu tartışmayı bir yana bırakıp, Türkiye’de psikoloji tarihi çalışmalarının bugününe gözatmakta fayda var. Türkiye’de psikolojinin tarihine ilişkin henüz kapsamlı bir çalışma yayınlanmamıştır, ancak bazen uluslararası bir derlemede ya da bir dergide konuyla ilgili birşeyler yazmak gerekmektedir. Bu türden yazıların derinlikli araştırmalardan çok, basit tanıtıcı yazılar olmaları genel özellikleridir ve bilimsel “efsaneler” ve “söylentiler” şu ya da bu nedenle bu yazılar içinde kolayca yer bulabilmektedir. Üstelik her yeni çalışma kendinden önce yazılmış aynı türden bir çalışmayı kaynak gösterdiğinden bu efsaneler ve söylentiler yeni çalışmalarda da kendini yeniden üretmektedir. Bu çalışmaların ortak yanı “eski” tarih yazımı adı verilen yöntemin hakimiyetidir. Öyle ki Türkiye’de psikolojinin tarihi neredeyse yeni bir anlayışla tümüyle yeni baştan bir kurguyu gerektirmektedir. Aşağıda bu tarz çalışmalarda Türkiye’de psikolojinin tarihinin yazımı sırasında sıklıkla tekrarlanan hataların en göze çarpanları açıklanmıştır.
a) Türkiye’de Psikolojinin Başlangıcı ve İlk Psikoloji Yayınları
Türkiye’de psikolojinin başlangıcına ilişkin “resmi tarih” anlayışı Dr. Georg Anschütz’ün 1915 yılında Almanya’nın ünlü “eğitim yardımı” programı kapsamında Darülfünun’a gelişini esas almaktadır. Almanya’nın Osmanlı’daki Fransız etkisini kırmak ve özellikle aydınlar içinde bir “nüfuz alanı” yaratmak amacıyla Darülfünun’a yardım için ilk partide gönderdiği 15 öğretim üyesi arasında Hamburg Üniversitesinin asistanlarından Georg Anschütz de bulunmaktadır. Anschütz kimi kaynaklarda “profesör” olarak anılmaktadır, ancak bu, Fransızca kaynaklı bir alışkanlıktan başka bir şey değildir. Nitekim 1886 doğumlu Anschütz İstanbul’a geldiğinde sadece 29 yaşındadır. Diğer yandan Çiğdem Kağıtçıbaşı (1994) Anschütz’ün geldiği yıl olan 1915’de ilk psikoloji kitabının da yayınlandığını ileri sürmektedir.
Türkiye’de psikolojinin başlangıcının Anschütz’ün İstanbul’a gelişi olarak kabul edilmesi gerektiği iddiası, aslında Türkiye’de bugün psikoloji dünyasına egemen olan paradigmadan doğmaktadır: Bu anlayışa göre psikoloji deneysel psikoloji ile eşitlenmekte, deneysel olmayan psikoloji tümüyle tartışma dışı bırakılmaktadır. Anschütz’ün İstanbul’a gelişi gerçekten de batılı anlamda bir deneysel psikolojinin Türkiye’ye girişi olarak kabul edilebilir. En azından Anschütz’ün çabası “ilk girişim” olarak değerlendirilebilir. Sonuçta Anschütz savaş koşullarında öğrenci yokluğundan dolayı1 sadece kurduğu darülmesaide faaliyet göstermiş, geride bir tek makale (Anschütz, 1916) dışında hiçbir şey bırakmadan, kontratı devam ettiği halde, 1918’de Mondros Antlaşması gereği İstanbul’dan ayrılmış ve Nazizm döneminde Gustav Deuchler’le birlikte meslek hayatının en parlak günlerini yaşayacağı Almanya’ya dönmüştür. Bu nedenle Anschütz’ün İstanbul’daki faaliyeti deneysel psikolojinin ve bir deneysel psikoloji laboratuarının Türkiye’ye ilk girişi olarak kabul edilebilirse de Türkiye’de psikolojinin “kuruluşu” olarak değerlendirilebilir nitelikte değildir.
Bununla birlikte genel olarak psikolojinin ülkeye girişi çok daha öncelere dayanır. Üniversitede psikolojiyle ilgili bilinen ilk ders Aziz Efendinin Darülfünun-i Osmani’nin 1869’daki açılışından önce Ramazan ayını değerlendirmek amacıyla halka açık olarak düzenlenen gece konferansları arasında verdiği “Emcazi Ekalim” dersidir (Yıldırım, 1998, s. 94). 1908 Devriminden sonra da Babanzade Naim Bey’in İlm-un Nefs adıyla biraz teoloji ağırlıklı psikoloji dersleri verdiği bilinmektedir (Özbaydar, 1973, s. 219).
Psikolojiye ilişkin ilk yayının tarihi ise belli değildir. Açık olan bir şey varsa bu da bu ilk yayının 1915’den çok daha önce yapılmış olduğudur. Sami Kayral (1953) 1915 yılından önceye ait 11’i çeviri 29 eser, Nuri Bilgin (1988)2de 9’u çeviri 27 eser saymaktadır. Bu eserlerin en eskisi Yusuf Kemal’in 1876’da yayınlanan “Gayet-ül Beyan Fi Hakikat-ül-İnsan Yahut İlm-i Ahval-i Ruh” adlı eseridir. Yabancı dilden yapılan ilk çeviri ise 1907’de Mısır’da yayınlanan Le Bon’un ünlü Psychologie des Foules eserinin Abdullah Cevdet tarafından yapılmış “Ruh-ül Akvam” başlıklı bir çevirisidir. Bununla birlikte eski yazıyla hazırlanmış psikoloji ile ilgili yayınlara yönelik geniş kapsamlı bir araştırma yapılmadığından, psikolojiyle ilgili daha eski bir çalışma olup olmadığı bilinmemektedir.
b) Adhémar Gelb ve Wilhelm Peters
Dünya Savaşının kaybedilmesinden sonra Anschütz Almanya’ya dönmüş ve psikoloji derslerini devam ettirmek sonraki dönemde Mustafa Şekip Tunç ve Ali Haydar Taner’in görevi olmuştur. Ali Haydar Taner aslında bir pedagogdur, ama 1924’e kadar Darülfünun’da kalmış ve “deneysel psikoloji” dersi vermiştir. Mustafa Şekip Tunç’sa felsefe bölümü içinde psikoloji derslerine devam etmiş ve Bergsoncu bir psikoloji anlayışını gelenekselleştirmeye çalışmıştır.
1933 yılı hem Almanya’daki hem de Türkiye’deki öğretim üyeleri için önemli bir yıl olmuştur. Almanya’da iktidara gelen nazi partisi Yahudi kökenli veya Yahudilerle evli olan devlet memurlarını görevlerinden uzaklaştırmış, böylece bir çok öğretim üyesi üniversitedeki görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Türkiye’de ise aynı yıl içinde yapılan Üniversite Reformu ile İstanbul Darülfünun’u kapatılmış ve yerine İstanbul Üniversitesi’nin açılışı yapılmıştır.
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galib’in (1933, s. 315) açıklamasına göre yeni üniversitede görev alacak öğretim görevlileri üçe ayrılıyordu: Eski Darülfünün hocalarından olup görevlerinden alınmayanlar, yurtdışına eğitim için gönderilmiş olan gençler ve yabancı öğretim üyeleri.
Yabancı öğretim üyelerinin getirilmesine aracı olan kişi, daha önce Darülfünun’u inceleyerek reformun gereklerini bir raporla bildirmesi istenen İsviçreli Albert Malche’dı. Malche, Zürih’te doktor Philipp Schwartz’ın yönetimi altındaki “Yurtdışındaki Alman Öğretim Üyeleri Dayanışma Birliği” (Notgemeinschaft deutscher Wissenschaftler im Ausland) ile temasa geçti. Schwartz’ın iki kez Ankara’yı ziyareti sonrasında Türkiye’ye gelecek öğretim üyeleri belirlendi.3
Türkiye’ye gelecek ilk öğretim üyeleri arasında psikolog yoktu. Daha sonra Adhémar Gelb’in davet edilmesi kararlaştırıldı. Sibel Arkonaç (1995) “Almanya’dan kaçmış olan Gelb’in” daveti kabul ettiğini ileri sürmektedir. Bu iddia Arkonaç’ın çalışmasında hiçbir kaynağa dayandırılmamıştır. Gelb’in daveti kabul edip etmediği bilinmemektedir. Bununla birlikte bilinen bir şey varsa, bu da, Gelb’in görevinden alındıktan sonra Almanya’dan “kaçmayan” az sayıda öğretim üyesinden biri olduğudur. Gelb 1935’e kadar Almanya’da kalmış, sonra İsveç’in Lund Üniversitesi’nden aldığı misafir profesörlüğü kabul ederek oraya gitmiş, ancak sağlığı bozulduğu için kısa süre sonra Almanya’ya dönmüş ve orada ölmüştür (Benetka, 1997, s. 66).
Gelb’in ölümü üzerine bu kez Wilhelm Peters davet edilmiş ve bu daveti kabul eden Peters 15 Ocak 1937’de İstanbul’a gelmiş ve yeni kurulan “Pedagoji Enstitüsü”nün yöneticiliğini üstlenmiştir. Peters’le ilgili sıkça tekrarlanan bir hata, kendisinin Almanya’dan kaçıp Türkiye’ye geldiği yolundadır. Oysa Peters Almanya’dan ayrıldıktan sonra İngiltere’ye gitmiş, Londra’da East London Child Guidance Clinic’te çalışmaya başlamış ve Türkiye’nin daveti üzerine buradaki görevinden ayrılarak İstanbul’a gelmiştir.
c) Mümtaz Turhan’ın Almanya’daki Eğitimi
Türkiye psikoloji tarihinin en ilginç isimlerinden biri de Wilhelm Peters’in asistanı olarak yeni kurulan Pedagoji Enstitüsü’ne atanan Mümtaz Turhan’dır. Turhan 1928’de devlet bursuyla Almanya’ya gönderilmiş, Giessen, Frankfurt ve Berlin üniversitelerinde okuduktan sonra, 1935’de Frankfurt’ta psikoloji doktorasını tamamlayarak Türkiye’ye dönmüş ve 1936’da Pedagoji Enstitüsü’ne asistan olarak atanmıştır. Turhan’ın çevresinde dolaşan bir “efsane” kendisinin gestalt psikolojisinin kurucusu Max Wertheimer’in öğrencisi olduğu ve tezini Wertheimer’in danışmanlığı altında yazdığıdır. Bu hata yalnız Arkonaç’ın yukarıda bahsedilen çalışmasında değil, Peters’in de içinde olduğu bir komisyonun Turhan için dekanlığa verdiği bir referans mektubunda da geçmektedir. Oysa Wertheimer Turhan’ın Frankfurt’a geçtiği 1933 yılında görevinden uzaklaştırılmış ve kısa süre içinde ABD’ye iltica etmiştir. Bu koşullar altında Turhan’ın tezini Wertheimer’in danışmanlığında yazmış olması mümkün değildir. Bununla birlikte Turhan’ın gestalt psikolojisinden etkilendiği açıktır. Daha önceki Frankfurt oturumunda Wertheimer’le tanışmış ve hatta derslerini takip etmiş olması da olasıdır. Bununla birlikte tezini muhtemelen Wertheimer’in görevine getirilen Privatdozent Dr. Wolfgang Metzger’e vermiştir.
d) Wilhelm Peters’in Almanya’ya “Dönüş”ü
Wilhelm Peters İstanbul Üniversitesi’ndeki faaliyetine 1952 yılına kadar devam etmiştir. Bununla birlikte 1948’den itibaren Peters’in sözleşmelerinin uzatılması sürekli bir tartışma konusu haline gelmiştir. İddialara göre Peters Türkçe öğrenmek ya da Türk öğrenciler için ders kitabı yazmak gibi gerekleri yerine getirmediğinden sözleşme maddelerine aykırı davranmaktadır. Bununla birlikte 1948den başlayarak Peters’in sözleşmesi bir kez 2 yıllık, 3 kez de bir yıllık olarak uzatıldı. Bu uzatmalarda genellikle sözleşme maddeleri değişmeden kalmaktaydı. Ancak 1951 sözleşmesinde değiştirilen bir madde Peters’in İstanbul’da geçirdiği 15 yılın üstüne emekli olamadan 72 yaşında Almanya’ya dönüşüne yol açmıştır. Bu madde önceki sözleşmelerde, Peters’in hastalık halinde 6 aylık bir ücretli izne hakkı olduğunu bildirmekteydi. 1951 yılındaki kontratta bu madde bu hakkın ancak Peters “Türkiye’de” hasta olduğu taktirde geçerli olacağına dair değiştirilmiştir. Bu madde gerekçe gösterilerek Peters, 16.08.1952’de tarihinde Frankfurt Üniversite Kliniğinde geçirdiği prostat ameliyatı sonrasında ücretsiz izinsiz sayılmış, Peters de bunu sözleşmeye aykırı bularak istifa etmiştir. Bundan sonra Peters Würzburg’a taşınmış ve emekli profesör olarak (Emeritus) çalışmaya orada devam etmiştir. Peters’in dönüş öyküsünün ayrıntıları genellikle pek de telaffuz edilmemiş, ancak Peters’in “Almanya’ya dönmesi”nden sıklıkla bahsedilmiştir. Oysa 1950’li yıllar Türkiye’de hayatın her alanında olduğu gibi üniversitelerde de önemli değişimleri getirmiş, özellikle Fullbright burslarının da etkisiyle bu tarihten sonra akademik psikoloji dünyasında, Avrupa deneyselciliğinin yerine Amerikan işlevselciliğinin egemenliği başlamıştır. Peters’in dönüşü tam da bu dönüşümlerin biraz öncesine denk gelmiştir ve bu sınırlar içinde anlamlıdır.
Bu tezi destekleyecek bir diğer kanıt, reformun ilk yıllarında yabancı öğretim üyelerine her türlü kolaylık gösterilirken Peters’in 15 yıl sonra bu kadar kolay bir şekilde “gözden çıkarılması”dır.
Sonuç Yerine: Psikoloji Tarihi Araştırmasında Başvurulması Gereken Kaynaklar
Yukarıda da ifade edildiği gibi, “eski” anlayışla kaleme alınmış kısa tanıtıcı yazıların dışında bir uzmanlık alanı olarak psikoloji tarihi araştırması Türkiye için oldukça yenidir. Bugüne kadar konuyla ilgili yazılan makaleler, genel bir çerçeve sunmakla birlikte yanıltıcı bilgiler verebilmektedirler. Peki bir psikoloji arşivinin tutulmadığı, psikologları bir araya getiren bir kuruluşun ancak geç bir dönemde kurulabildiği bir ülkede psikoloji tarihi araştırmaları hangi kaynaklar üzerinden yürütülebilir?
Şüphesiz ilk başvurulacak kaynaklardan bir tanesi araştırılan dönemin yayınları, yani birincil kaynaklardır. Bu yayınlar yapılan çalışmaların içeriği ve niteliği hakkında oldukça kapsamlı bilgi vermekle birlikte, araştırmaların nasıl yapıldığı, ya da araştırmaların sosyal organizasyonlarının nasıl olduğu hakkında bazen fikir bile vermekte zayıf kalmaktadırlar. Nitekim burada başvurulması gereken bir kaynak, araştırılan dönemde psikoloji bölümünde hazırlanmış olan bitirme tezleridir. Bu tezlerde, genellikle bir deneysel çalışmanın bir bölümü yapılmaktadır. Bu çalışmaların genel toplamından çıkacak istatistiksel sonuçlar, ele alınan dönemin hem temel araştırma konularının ve genel paradigmalarının saptanmasında, hem de araştırmaların sosyal organizasyonlarının anlaşılmasında yardımcı olacaktır.
Yine işe yarar bir diğer kaynak kitaplık kataloglarıdır. Kısıtlı ekonomik koşullar altında psikoloji enstitüleri yurt dışında çıkan “her yayını” satın almak yerine, sadece “önemli görünen” yayınları satın almayı tercih etmişlerdir. Bu yayınların listesi ve içeriklerinin bilinmesi, araştırılan dönemde hangi yurtdışı çalışmalardan etkilenildiğini, hangi paradigmanın hakim olduğunu anlamakta faydalı olacaktır.
Bunların dışında en önemli kaynaklar bürokratik kayıtlardır. Her öğretim üyesinin üniversitede bir “özlük dosyası” tutulmaktadır. Bu dosya öğretim üyesiyle üniversite yönetimi arasındaki tüm yazışmaları ya da yazışmaların kopyalarını kapsamaktadır. Üstelik ayrıntılı bir kronolojik bilgi barındırmakta, dönemin idari sorunlarının anlaşılmasında canlı tanıkların ifadelerinden, çok daha güvenilir bir kaynak sağlamaktadır. Satın alınan deney aletlerinin listesi için ayniyat kayıtları, yabancı öğretim üyelerinin statüsü için diğer devlet kurumları tarafından tutulmuş olan dosyalar da, yayınlanmamış ama zengin bir kaynak teşkil etmektedir. Bu kaynakların kullanımında karşılaşılacak bir sorun, henüz bilimsel tarihçe çalışmaları yeterince gelişmediğinden, sözkonusu dosyaları tutan kurumların bu tarz çalışmalara pek de alışkın olmamalarından kaynaklı bir takım zorlukların çıkabilmesi olasılığıdır. Bu sorun ancak bu tarz çalışmaların sıklaşması ve yaygınlaşması ile aşılabilecek bir sorun olarak görünmektedir. Psikoloji tarihi çalışmaları sistematikleştikçe ve akademik olarak yaygınlaşmaya başladıkça bu tarz sorunlar da muhtemelen asgari seviyeye inecektir.
Birincil kaynakların kullanılması sadece kısa tanıtıcı yazıların yeniden ürettiği “efsane”lerin tarih yazımından uzaklaştırılmasını değil, aynı zamanda bu “efsane”lerin oluşumunda etkili olan kaynakların açıklamalarının yapılmasını da olası kılacaktır. Yukarıda sayılan örnekleri ele alırsak: Anschütz’ün Türkiye’de psikolojinin “kurucusu” olarak anılmasında psikolojiyi “deneysel psikoloji”ye indirgeyen felsefi tutumun, Mümtaz Turhan’ın eğitimiyle ilgili “abartılı” ifadelerin arkasında Turhan’ın politik kimliğinin, Gelb’in ya da Peters’in “sığınmacılık”larının ifade edilmesinde, ya da Peters’in dönüşüyle ilgili öykünün anılmamasında kimi ideolojik tutumların etkisi hissedilmektedir. Birincil kaynakların kullanılması bu tarzda bilgilerin yorumlanmasında en önemli ve güvenilir dayanak noktasını oluşturmaktadır. Sonuçta bilim tarihi araştırması, tarihin bir “yeniden yapılandırılması”nı gerektirmektedir ve bu yeniden yapılandırmalar yeterli kaynak olmadığı koşullarda gerçekten oldukça farklı, yanılsatıcı yapılandırmalar olma riskini fazlasıyla taşımaktadır.

Klasik Psikolojide Çağrışım Düşüncesinin Evrimi
Sertan Batur
Hacettepe Üniversitesi

Rosenthal ve Yudin (1980,s.84), çağrışım kavramını “psyche’nin unsurları arasındaki bağlantı” olarak tanımlamaktadırlar. Onlara göre “bu unsurlardan birinin ortaya çıkması, belirli şartlar altında, ona bağlı öteki unsurların ortaya çıkmasına yol açar.”
Çağrışım düşüncesi, modern psikolojinin, öğrenme ve hafıza gibi alanlarının temel kavramlarından biridir. Bu yönüyle çağrışım düşüncesi, düşünce tarihi boyunca gelişimi, psikolojinin gerek felsefe içinde, gerekse ondan bağımsız bir bilim dalı olarak gelişmesi açısından yadsınamaz bir önem taşımaktadır. Bu çalışma, çağrışım düşüncesinin modern psikoloji öncesindeki evrimini ele almaktadır.
Çağrışım düşüncesinin evrimine geçmeden önce, başlıkta kullanılan “klasik psikoloji” ifadesinin açıklanması yararlı olacaktır. Her ne kadar psikolojinin kuruluşu Leipzig laboratuvarının kuruluş yılı olan 1879 olarak kabul edilse de, şüphesiz bu dönüm noktası, psikolojinin, Homeros ve Orfeus söylencelerinden bu yana süregelen macerasının niteliksel bir dönüşüme uğradığı tarihtir. Bu tarih, modern psikolojinin kuruluşunu yansıtır. Bununla birlikte “klasik psikoloji” terimiyle kastedilen, Sullivan’ın (1977,s.160) da belirttiği gibi “ açık bir felsefi gelenek içinde gelişmiş olan psikolojidir.” Sullivan’a göre, “bu klasik psikoloji deneysel olmayan, fizyolojik olmayan, içebakışçı verilere ya da anekdotal tipte nedensel gözlemlere dayalı ve bir felsefi sistemin tutarlı bir parçası olarak kurulmuş olan psikolojiydi.”
1879 sonrası modern psikoloji ise, klasik olanından çok daha sistematik, deneysel ve fizyolojik bir çizgide ilerledi. Bu tarihle birlikte psikoloji, felsefe içindeki gelişiminin son evresine ulaşarak, kozasının içinden, sık kullanılan tabirle “bağımsız bir bilim dalı” olarak çıktı.
Bu farklılıklardan dolayı, psikoloji tarihini, klasik psikoloji ve modern psikoloji tarihi olarak ayırmak bu çalışmanın yazarınca uygun görülmüştür.
Bu çalışma, çağrışım düşüncesinin yalnız klasik psikoloji içindeki evrimini kapsamaktadır.
Platon Ve Aristoteles
Düşünce tarihi içinde çağrışım kavramına atıfta bulunan ilk kişi olarak karşımıza Platon çıkmaktadır.
Platon, olgunluk dönemi yapıtlarından Phaidon’da, Sokrates’in dilinden çağrışımla ilgili düşüncesini şöyle aktarıyor :
“Birşey gören ya da işiten ya da onu başka bir duyuyla algılayan bir adam, o şeyden başka bir şeyi bilme durumuna gelebilir, o şeyin yanında başka birşeyi, farklı bir bilginin nesnesi olan bir şeyi daha düşünebilir. Böyle bir durum söz konusu olduğunda, o adamın düşündüğü yeni nesneyi anımsadığını ya da bu yeni nesnenin ona anımsatıldığını söylerken, herhalde haksız sayılmayız.“ (Platon, 1995, s. 34)
Platon’a göre, bir maddeyi gördüğümüzde yalnızca maddeyi görmeyiz, maddenin içinde bulunduğu yeri de görürüz. Böylece maddenin tekrar zihne getirilmesi, onunla bir arada bulunan diğer şeylerin de zihne gelmesine yol açar (bir aradalık vasıtasıyla çağrışım). Ayrıca bir portre gördüğümüzde, o portrenin orijinalini aklımıza getiririz (benzerlik vasıtasıyla çağrışım). Böylece benzer olan ve benzer olmayan vasıtasıyla, yeniden zihne getirme süreci başarılabilmektedir (Taylor, 1960, s. 187).
Çağrışımların varlığının kabulunden sonra Platon, bu çağrışımların kökeni üzerine tartışmaya girmektedir. Platon der ki :
“Bir nesneyi, görme ya da işitme ya da ona ilişkin bir başka duyu-algısına sahip olma yoluyla, duyumlama temeli üzerinde, unutulmuş olan -o nesneye benzeyen ya da benzemeyen, ancak her durumda onunla ilişkili olan- bu başka şeyi düşünmek olanaklı göründüğü için, şu iki almaşıktan birinin doğru olduğunu söyleyebilirim: ya hepimiz bu şeyleri bilerek doğuyor ve onları yaşamımız boyunca biliyoruz, ya da kendilerinden (birşeyler) ‘öğreniyor’ diye sözettiğimiz kişiler yalnızca daha sonra anımsıyor olup, öğrenme anımsamadan oluşacaktır.” (Platon, 1995, s. 40-41)
Platon bu sorunu insan bedenine, idealar dünyasından “düşmüş” olan ruhun, idealar dünyasındaki yaşantısının yansımalarıyla ve ruhun ölümsüzlüğü yolundaki kabulüyle çözme yoluna girmektedir.
Platon, çağrışım düşüncesine ilk temas eden kişi olmasına karşın, çağrışımla ilgili ilk temel ilkelerin belirlenmesi, kendi gözlemleri ve kognitif süreçlerini değerlendiren Aristoteles tarafından başarılmıştır. Aristoteles, De memoria et Reminiscentia (Hafıza ve hatırlama) adlı çalışmasında, çağrışımın, benzer, karşıt ya da komşu olan birşeyden doğan kendi düşüncelerimizin içinde başladığını belirtir (Sorabji, 1972, s. 54-55).
Burada, üç çağrışımsal süreç belirlenmiştir. Nesneler, olaylar ve insanlar, zihinde, birbirleriyle benzerlik ilişkisi içinde, zıtlık ilişkisi içinde ya da zaman ve mekan birlikteliği içinde oldukları zaman çağrışımlanırlar. Aristoteles’e göre bu üç çağrışım ilkesi, özel bir çağrışımın gücü üzerine iki diğer önemli etkiye eklemlenirler. Bunlarda biri sıklıktır. Aristoteles’e göre, daha büyük bir sıklıkta tekrarlanan özel bir deneyim, hatırlamak için daha elverişlidir. Bir diğer etki ise, kolaylıktır. Aristoteles’e göre kimi çağrışımlar diğerlerine göre, daha kolaylıkla biçimlenir. Böylece kimi olaylar diğerlerinden daha kolay hatırlanabilir (Hothersall, 1995, s. 27).
Böylece Aristoteles, çağrışımla ilgili, yüzyıllar boyunca kabul görecek olan tespitleri yapmış bulunuyordu. Onun koymuş olduğu bu ilkeler, modern araştırmalara da kaynaklık yapmıştır. Aristoteles’in teorisi için, hafıza ve öğrenme üzerine kurulmuş ilk sistematik açıklama denemesidir.
Aristoteles’i izleyen yıllarda, çağrışım düşüncesi üzerine kayda değer bir çalışmaya rastlanmamaktadır. Aristoteles’ten yüzyıllar sonra, çağrışım düşüncesi, Aydınlanma sonrası süreçte özellikle, Britanya felsefecileri tarafından tekrar klasik psikolojinin ilgi sahasına dahil edilmiştir.
Aydınlanma Ve Erken Dönem Britanya Çağrışımcılığı
İlk Felsefe Üzerine Altıncı Meditasyon’ da Descartes, çağrışım görüngüsünü kabul etmişti, ama bundan sonra onun çalışmasında çağrışım, temelde duyusal görüngülerin içine gömüldü. Çağrışımlardan şüphe ediyordu, çünkü çağrışımlar, karışmış (duyusal) ideaları gerektiriyordu (Sullivan, 1977, s. 161).
Aydınlanma sonrasında çağrışım düşüncesini yeniden masaya yatıran, Britanya Görgücü ve Çağrışımcıları olmuştur. James Drever (1965) bu konuda ilginç bir benzetme yapmaktadır:
“Britanya psikolojisinin öyküsü, pek çok başka öyküde olduğu gibi üç karakterle başlar: bir İngiliz, bir İrlandalı ve bir İskoç; yani Locke, Berkeley ve Hume.” (Drever, 1965, s. 328)
Bu karakterlerden John Locke’a geçmeden önce, onun felsefesini derinden etkilemiş olan ve Britanya Görgücülüğünün başlangıcı olarak kabul edilebilecek olan Thomas Hobbes üzerinde durmak yerinde olacaktır.
Hobbes ve onun Britanya geleneğindeki ardılları için zihin bilgiyi çağrışımlar vasıtasıyla elde etmektedir. Çağrışımlar çoğunlukla doğa içinde mekanik genel ilkeler çerçevesinde organize olurlar. Hobbes için, duyuların çağrışımı, olayların zaman ya da mekan içindeki ardıllığı, hafıza içinde zihin tarafından depolanan idea birimlerinin biçimlenmesi için hazırlanmıştır. Hobbes’un psikolojisinde motivasyonel ilke, istektir. Eninde sonunda bir fizyolojik süreç hazzı arama ve acıdan kaçınma tarafından yönetilir. Hobbes’a göre, düşünce dizileri istek tarafından yönlendirilir ve dışsal duyulara dayalıdır. Hobbes, rüyaların duyular tarafından düzenlenmemiş düşünce dizileri olduğunu ileri sürer. Çağrışımsal mekanizmaların belirleyicileri, duyular tarafından düzensiz düşünce dizilerinin içine doğru inşa edilmişlerdir (Brennan, 1991, s. 94).
Hobbes’un düşüncelerin çağrışımı teorisi, Aristoteles’in teorisindeki benzerlik ve zıtlık ilkelerini kapsamaktadır. Ona göre ardıllık da çağrışım dizilerinin temel ilkelerinden biriydi. Ayrıca “kontrol altında olan” ve “serbest olan” çağrışımlar arasında da bir ayrım yapmaktaydı.
Britanya klasik psikolojisinin kuruluşunu sağlayan ilk isimlerden biri de şüphesiz John Locke’dur. Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme adlı eserinde, düşüncelerin çağrışımı üzerine bir bölüm ayırmıştır. Bu bölümde Locke, öncelikle çağrışımın tasvirini vermektedir. Ona göre:
“İdelerimizin bir bölümü arasında doğal bir karşılıklılık ve bağlantı vardır; bunları özgül varlıklarına dayanan bu birlik ve karşılıklılığa dek izleyerek birarada tutmak usumuzun görevi ve üstünlüğüdür. Bunun dışında, idelerin, tümüyle ‘rastlantı ve alışkanlığa’ bağlı başka bir bağlantısı da vardır. Gerçekte hiç de yakın olmayan ideler, kimi insanların zihinlerinde öylesine birleşmiştir ki bunları ayırmak olanaksızdır; bunlar herzaman yanyanadır ve birinin anlığa gelişiyle birlikte eşi de ortaya çıkar; böyle birleşen idelerin ikiden çok olması durumunda da bu dağılmaz takım her zaman birlikte görünür.” ( Locke, 1996, s. 232-233)
Locke, çağrışımla ilgili bir takım ilkeler ileri sürmektedir. Bununla birlikte bu sürecin nasıl olduğu yolunda da bir açıklama girişiminde bulunmaktadır. Ona göre çağrışımlar deneyim içinde kurulurlar. Adı geçen eserinde Locke şöyle yazıyor:
“İdelerin, doğadan gelmeyen bu güçlü bileşimini zihin ya istenciyle, ya da rastlantıyla kendi yapar; bu yüzden de bu, değişik kimselerde, bunların değişik eğilimlerine, eğitimlerine, ilgilerine vb. göre değişik olur. Görenekler, anlıkta düşünmeye istençte karar verme ve bedende davranış alışkanlıkları yapar; bunlar canlılarda devinen katarlar biçimde yerleşmiş gibidir; bir kez devime geçtiklerinde, alıştıkları hızla, çok çiğnenerek düzelmiş ve üzerinde yürünmesi sanki doğalmış gibi kolaylaşmış bir yoldaki gibi, yürüyüşü sürdürürler. Biz düşünmekteyken, böylece ideler zihnimizde üretilmiş görünür; böyle değilse bile bu, bedenin böyle davranışlarını açıkladığı gibi, idelerin, birkez yola girdikten sonra alışılmış sıraya göre birbirini izlemesini açıklamaya yarayabilir. Bir ezgiye alışmış olan bir çalgıcı bunun bir kez zihninde başlamasının arkasından, onun notalarının, idelerinin, hiçbir özen ve dikkate gerek kalmadan ve düşünceleri başka yerlerde gezinirken, parmaklarının başlamış ezgiyi çaldığı aracın tuşları üzerindeki devimine uygun düzenlilik içinde birbirini izlediğini görecektir. Bu idelerin ve parmakların bu düzenli oyununun doğal nedeninin, onun canlılığının doğal bir etkisi olup olmadığı üzerine, bu örnekte bunun çok olası görünmesine karşın birşey söylemeyeceğim.” (s. 233)
Locke, ayrıca yine çağrışımlardan hareketle, bazı şeylerin kişide benzer duygular uyandırmasını veya bazı şeylerin kişi tarafından sevilememesini günümüzde de geçerli olan bir takım tezlere benzer bir biçimde savunmaktadır. Locke şöyle yazmaktadır;
“İnsanların çoğunda, sanki doğalmış gibi güçlü işlediği ve düzenli etkiler doğurduğu gözlemlenen duygudaşlık ve sevemezliklerin çoğu, belki de haklı olarak buna yüklenebilir ve bunlara böyle denmesinin sebebi budur; oysa bunların başlangıçtaki nedeni çok güçlü bir ilk izlenimin ya da aşırı bir hoşgörü böyle birleştirdiği iki idenin rastlantısal bağlantısıdır; öyle ki sonradan bunlar, sanki bir tek ideymiş gibi, bir kimsenin zihninde herzaman birlikte bulunurlar. Sevemezliklerin hepsinin değil, bir bölümünün böyle olduğunu söylüyorum; çünkü bunlardan bir bölümü gerçekten doğal olup bizim özgün yapımızdan gelir ve bizimle birlikte doğar; fakat doğal sayılanlardan büyük bölümünün dikkatli gözlemlendiklerinde kaynakları anlaşılabilecek olan, belki de erken yaşlarda önem verilmemiş izlenimler ya da sebepsiz kuruntular olduğu görülür.” (s. 233-234)
Locke böylece, düşüncelerin çağrışımının varlığını, temelde doğuştan olmadığını ve diğer psikolojik süreçlerde de etkili olabileceklerini ileri sürüyordu. Bununla birlikte çağrışım üzerine geniş çaplı bir tartışmaya girmiyordu.
Çağrışım düşüncesinin ilerlemesinde Locke’dan sonraki adım George Berkeley’e aittir. Berkeley, çağrışım ilkelerinin açıklanmasına dolaylı olarak giriştiyse de, kendi bu terimi hiç kullanmamıştır (Watson, 1963, s. 183). Gerçekte Berkeley, çağrışıma yalnız karmaşık ideaların açıklanması için ele almıştı. Onun çağrışım ilkesine göre, yalın duyusal idealar, karmaşık ideaları biçimlemek için birleşirler. Yani karmaşık idealar, direkt olarak, yalın elemanlarına ayrılabilirler. Ona göre karmaşık ideaların temeli tek tek duyuların birbirine eşlik etmesidir.
Berkeley’in çağrışım ilkeleri algısal süreçte, çevrenin bilgisinin edinilmesi için aktif durumdadır. Ona göre derinlik algısı retinanın iki boyutlu görüşüne karşın, bizim deneyimlerimizin ve algıladığımız nesneye yaklaşıp uzaklaşmamızın sonucu olarak doğar. Berkeley’e göre bir çağrışım, örneğin derinlik algısının yapımında olduğu gibi, görsel algıyla kimi deneyimlerimiz arasında biçimlenir ( Brennan, 1991,s. 97).
Berkeley uzaklık algısının açıklanmasında da, idealar arasında “alışkısal ya da alışılmış bir bağlantı” olduğunu ileri sürer. Ona göre gözlerin aralarındaki açı vasıtasıyla algılanan duyumla uzaklığın daha büyük ya da küçük olması arasında zorunlu ya da doğal bir bağlantı yoktur, ama bu iki tür idea arasında alışkısal ya da alışılmış bir bağlantı gelişmiştir (Boring, 1950, s. 185).
Berkeley’e göre, duyuların ardıllığı ideaların kendiliğinden çağrışımının temelidir. Ayrıca Berkeley benzerlik, nedensellik ve bir arada oluş vasıtasıyla oluşan çağrışımlar arasında ayrım yapmaktadır (Watson, 1963, s. 183). Böylece Berkeley çağrışımların var olmasını gerektiren üç koşulu, yani Aristoteles’ten sonra, çağrışım ilkelerini de sıralamış oluyordu.
Düşüncelerin çağrışımı üzerinde açık olarak duran ilk isim David Hume’dur. Hume, yalın ideaların karmaşık ideaları biçimlendirmek için, zihin içinde üç çağrışım yasasıyla uyumlu olarak birleştiklerini ileri sürüyordu: benzerlik, zaman veya mekan içinde ardıllık ve neden-sonuç ilişkisi (Hothersall, 1995, s. 65-66).
Hume’a göre, yalın idealar, aralarında kimi bağlantılar, kimi çağrışımsal nitelikler olmadan, tek başlarına karmaşık idealara dönüşemezler.
Hume, çağrışımı bir çekim, ya da idealar arasındaki bir kuvvet olarak görüyordu. Çağrışımsal nitelik onun için bir “hafif kuvvet”tir (gentle force) (Hume, 1964, s. 319;Boring, 1950, s.191; Lowry, 1971,s.28-29). Hume bu teorisiyle bir bakıma, Newton fiziğini, insan zihnine uyguluyor ve maddeler arasındaki ilişkiyi idealar arasında yeniden buluyordu.
Hume, tanımladığı çağrışım ilkeleri içinde, nedenselliğe daha az bir önem atfetmektedir. Ona göre nedensellik, diğer iki çağrışım biçimiyle aynı düzeyde değildir. Nedensellik, benzerlik ve ardıllık ilkelerinin özel birer durumuna indirgenebilir (Watson, 1963, s. 187).
Ayrıca, Hume’a göre çağrışımsal ilkeler zorunlu durumlardan değil, yalnız görgül genellemelerden ibarettir (Jones, 1952, s.768).
Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume, her ne kadar çağrışım üzerinde duruyorlardıysa da, çağrışım ilkesi onların felsefesinde yardımcı bir kavramsallaştırma olarak görünmektedir. Aydınlanma sonrasında, çağrışım ilkesinin felsefe alanına bu yeniden girişi, yeniden inceleme konusu yapılması, özellikle Britanya Görgücülüğünün etkisi altındaki Adalı ve Kıtalı felsefecilerin, çağrışım üzerinde daha bir önemle durmasının yolunu açmıştır.
Söz konusu felsefecilerden biri David Hartley’di. Hartley’in teorisiyle birlikte, Britanya Görgücülüğü, Britanya Çağrışımcılığına evrimleşmiştir. Hartley büyük oranda Newton metodolojisini zihin problemine uyguluyordu. Bu anlamda Hume’un temel bakışını kabul ediyordu. Hartley, mekanistik bir materyalizmle, duyumların moleküler sinir titreşimleriyle ortaya çıktığını, çağrışımında benzer bir titreşimin doğrudan sonucu olduğunu ileri sürüyordu (Rosenthal ve Yudin, 1980, s. 199).
Hartley, çağrışımla ilgili tek ilke olarak bir arada oluşu ileri sürüyordu. Bununla birlikte, iki çağrışım biçimi tanımlıyordu. Bunlardan biri olan ardıl çağrışım, duyuların zaman dizisi içindeki ardıllığına, kendiliğinden (ya da eş zamanlı) çağrışım ise, duyuların bir arada ortaya çıkmasına bağlıydı.
Hartley için çağrışım koşulu tekrardı. Duyular, idealar, hareketler veya titreşimler, “yeterli zaman sayısı” ile çağrışımlanabilirlerdi (Hartley, 1973, s.14; Boring, 1950, s.198).
Hartley, özellikle çağdaşı olan Joseph Priestley’in çağrışım düşüncesi üzerinde etkileyici olmuştur. Priestley de kendi çağrışım teorisini, tıpkı Hartley’de olduğu gibi titreşim kavramıyla açıklama yolunu seçmiştir.
Bu dönemde İskoç okulu, Britanya çağrışımcılığı üzerine bir etkinlik kurmuştur. İskoç okulunun önemli bir temsilcisi Thomas Brown, çağrışım yasalarıyla ilgilenmiştir. Brown çağrışım yerine anımsatma (suggestion) terimini kullanır. Ona göre bir idea diğerini anımsatır, ancak aralarında maddesel bir bağlantı sözkonusu değildir. Brown, anımsatmanın üç yasası olarak, benzerlik, zıtlık ve zaman-mekan yakınlığını ileri sürer (Leahey, 1992,s. 125).
Bununla birlikte, çeşitli durumlara bu üç yasanın uyarlanması yine Brown’nın tanımladığı ikincil yasalar vasıtasıyla mümkündür. Bu yasalar, Brown tarafından, orijinal duyuların göreli sürekliliği, göreli canlılığı, göreli sıklığı, göreli tazeliği, daha az alternatif çağrışımlarla geçmişteki bir arada oluşu, bireylerin birincil yasaları uyarlamasında ki yaradılıştan ileri gelen farklar, aynı bireyde zamanın duygusal çeşitliliklerine göre oluşan değişiklikler, bireyin durumundaki geçici başkalaşmalar ve birincil yaşam alışkanlıkları ve düşünceler olarak sıralanmıştır (Murphy ve Kovack, 1972, s. 58; Watson, 1963, s.193).
Kuşkusuz Britanya Görgücülerinin etkisi Britanya’yla sınırlı kalmamıştır. Başta Locke olmak üzere Britanya Görgücülerinin izinden giden, Kıta Avrupası’nda, özellikle Fransa’da bir grup felsefeci belirdi.
Pierre Louis Moreau de Maupertius, çağrışım ve alışkanlık gibi görgücü terimlerle matematiksel ve düzeneksel ilkelerdeki zorunlu bağlantının açıklanabileceğini ileri sürüyordu (Copleston, 1989,s. 32). Bir ansiklopedist olan Etienne Bonnet de Condillac, düşüncelerin ancak bir işaret veya sözcükle bağlandıkları zaman belirlilik kazandığını ileri sürüyordu. Ona göre bir görgülenim bir işaret ya da simgeyle bağlanmadığı sürece başka düşüncelerle bir birleşme içine giremez, bu yüzden de dil, zihnin karmaşık bileşiminin gelişimi içinde çok önemli bir yere sahiptir.
Condillac ayrıca, isteklerin ortaya çıkmasında da, çağrışıma özel bir önem veriyordu. Ona göre, nahoş bir durum yaşayan insan geçmişteki hoş bir durumu anımsayacak olursa, o mutlu durumu yeniden kazanma gereksinimi duyacaktır ve böylece ortaya istek çıkacaktır (Copreston, 1989, s.53). Burada çağrışımın zıtlık ilkesi içinde ortaya çıkması sözkonusudur.
19. Yüzyıl Çağrışımcı Psikolojisi
Britanya çağrışımcılığı, 19. yüzyıla gelinirken, baba ve oğul Mill’ler ve Alexander Bain’nin etkisi altına girdiği görülmektedir.
James Mill’in görüşüne göre duyular idealara önderlik ediyordu.İdeaların çağrışımına ayırdığı klasikleşmiş bölümünde James Mill şöyle yazıyordu:
“Düşünce düşünceyi, idea ideayı sürekli olarak takip eder. Eğer bizim duyularımız uyanıksa, sürekli olarak gözden, kulaktan, dokunuştan vs. duyular alırız; ama yalnız duyular değil. Duyulardan sonra idealar, biçimsel olarak alınmış olan duyuların sürekli uyanıklığıdır; bu idealardan sonra diğer idealar; ve tüm yaşamımız boyunca, duyular ve idealar olarak adlandırılan bu iki bilinç durumu serileri değişmez olarak sürer. Bir at görüyorum; bu bir duyudur. Doğrudan doğruya onun binicisini düşünüyorum; bu bir ideadır. Binici ideası bana onun ofisini düşündürüyor, o bir devlet bakanıdır; bu başka bir ideadır. Devlet bakanı ideası bana devlet işlerini düşündürüyor; ve ben bir politik idealar dizisinin içine yönlendiriliyorum; akşam yemeği için çağrıldığım zaman; bu yeni bir duyudur.” (Hothersall, 1995, s.70-71; Boring, 1950, s.223)
James Mill’e göre çağrışımsal hatlar iki yolla kurulabilir. Kimi duyumlar birlikte ya da eş zamanlı olarak meydana gelir. Diğer duyumlarsa düzenli olarak sıralı veya ardıl olarak oluşabilirler (Leahey,1992, s.144).
James Mill çağrışım koşulu olarak üç dayanıklılık kriteri tanımlar: süreklilik, kesinlik ve basitlik. Mill, bunları gözlemsel kriterler olarak koyar. Bunların dışındaysa iki çağrışım koşulunun altını çizer: canlılık ve sıklık (Boring,1950, s. 224; Hothersall, 1995, s. 71). Ona göre, bu iki koşul çağrışım farklılıklarının temel nedeni olarak görülmelidir.
James Mill için, çağrışımsal ilke olarak bir arada oluş tektir. Bununla birlikte Mill, etkin bir çağrışımsal bir ilke olarak benzerliği reddeder.
James Mill’in oğlu John Stuart Mill, babasının ileri sürdüğü “zihinsel bileşke” düşüncesinin karşısına “zihinsel kimya” düşüncesiyle çıktı. Yani ona göre bütün, parçaların aritmetik bir toplamından ibaret değildi. Tek tek yalın ideaların bilgisi, karmaşık ideaların bilgisini bize vermemektedir. Çağrışımsal ilişkiler bu kimyasal yasa içinde ele alınmalıdır.
Çağrışım yasalarının ele alınmasında John Stuart Mill her ne kadar gençliğinde babasının yolunu izlediyse de sonraları “sıklık” ilkesini bağımsız bir yasa olarak tanıdı. Çağrışımsal ilkeleri 1865’te benzerlik, birarada oluş, sıklık ve ayrılmazlık olarak tanımlayarak, 1843’de tanımlamış olduğu benzerlik, birarada oluş ve şiddetin çağrışım ilkeleri olduğu yolundaki kendi görüşünü de düzeltmiş oldu.
John Stuart Mill’in çağrışımcılığı saf psikolojik olmayan mantıksal ve metafiziksel görüşün kapsamı içinde ortaya çıkmıştır (Leahey, 1992, s.146).
Britanya çağrışımcılığının son temsilcisi Alexander Bain olarak kabul edilir. Bain çağrışımcılık felsefesini sensorio-motor fizyolojiyle, insan psikolojisine bir bütünlük kazandırmak için birleştirmişti (Leahey, 1991, s. 49). Bain’in çağrışım teorisi temelde iki yasaya dayanıyordu: bir arada oluş ve benzerlik. Bir arada oluş yasası beraberindeki bir aradalığın tekrarı, dikkat ve bireysel farklılık ilkeleriyle ilişki içindeydi. Benzerlik ilkesini kullanırken Bain’in amacı, buluş ve zihinsel yaratımı ifade eden “olumlu çağrışım” için psikolojik bir ölçüt sağlamaktı.
Bain ayrıca bir “bileşik çağrışım” dan sözetmektedir. Onun görüşüne göre çağrışım, tüm çağrışımsal faktörlerin işleminin bir sonucu olarak ele alınmalıdır (Boring, 1950,s.239).
Bain’in çalışmalarının ardından “Britanya çağrışımcılığı” veya “çağrışımcı psikolojisi” kapsamı altına alınabilecek bir isimden söz etmek güçtür. Bununla birlikte, Britanya’nın etkisi, Kıta Avrupası’nda ve bu dönemde özellikle Almanya’da karşılığını biraz farklılaşarak da olsa bulmaktadır.
Bir Alman olan Herbert Spencer, bu dönemde “evrimci çağrışımcılık” olarak isimlendirilen doktrinini geliştirmiştir. Spencer, aynı cins terimler arasındaki çağrışımların benzerlik ilkesine dayandığını ileri sürüyordu. Bununla birlikte çağrışımların deneyimler vasıtasıyla kurulduğunu savunarak, bir arada oluş ilkesini de tamamen terk etmiyordu. Ona göre, çağrışımın iki koşulu, canlılık ve tekrardı (Watson, 1963,s.293; Boring, 1950, s. 241).
Spencer, sosyolojide olduğu gibi psikolojide de teorisini biyolojinin kavramlarına dayandırmaktadır. Özellikle, Darwin’in evrim teorisinin etkisiyle Spencer, çağrışımsal sürecin, türün gelişimi içinde, kuşaklar arasında yığışımsal olarak birikerek geliştiğini savunuyordu.
Spencer’in doktrini ile birlikte, çağrışım düşüncesi klasik psikoloji içindeki son aşamasına da ulaşmış bulunuyordu. Spencer’in ardından onun takipçisi olan Henry Lewes gibi felsefeciler geldiyse de, çağrışım düşüncesinin gelişimine yukarıda bakışları özetlenen, öncelleri kadar önemli katkılarda bulunmadılar.
Sonuç
Çağrışım düşüncesinin ilkçağ felsefecilerinde başlayıp, Aydınlanma sonrası Avrupa felsefesinde devam eden klasik psikoloji içindeki gelişimi, modern psikolojinin kuruluşunun hemen öncesinde son aşamasına varmıştır.
Klasik psikolojinin bu gelişimi, özde, modern psikolojinin ortaya çıkışıyla ifade olunan niteliksel bir sıçrayışın, niceliksel önceli olarak görülebilir. Şüphesiz çağrışım düşüncesinin evrimi Spencer’la birlikte sona ermemektedir. Ancak çağrışımın incelenmesi, modern psikolojinin doğuşuyla birlikte, artık spekülatif felsefi olarak değil “deneysel” olarak yapılmaktadır. Artık çalışmalar Ebbinghaus, Pavlov gibi araştırmacılar tarafından sürdürülmektedir. Felsefe, elindeki bayrağı “deneysel psikolojiye” devretmiştir.

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: